Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ana sayfaya Dön // Deneme
Güzel Denemeler Seçkisi
06 Mart 2018 Salı Saat 22:14
Deneme, benliğinizdir, kendinizdir, kimseye her hangi bir şey kanıtlama gereksinimi duymadığınız sadece kendinizin olduğu yazılardır.





HAYAT VE EDEBİYAT

Hayatın en önemli gerçeği samimiliktir. Bu itibarla, hayat ile bağı olan edebiyat, mutlaka samimi bir edebiyattır denilebilir. Hayatı en gizli, en karışık yönleriyle anlatmayan, duygularımızı tıpkı hayatta olduğu gibi saf ve derin bir şekilde duyurmayan, elemlerimizi, felaketlerimizi, açık açık yansıtmayan bir edebiyat, hayat ile ilgisiz ve sahte bir edebiyattır. Öyle bir edebiyat, kelimeleri dizip, onları işleyen pek hünerli kuyumcular çıkarabilir. Belki onlar çok süslü, çok göz alıcı şeyler yapabilirler. Fakat, ne yazık ki bütün bu sahte ürünler muntazam kış bahçelerinde yetişen iri yapraklı, parlak renkli çiçeklere benzer. Uzaklığından dolayı bize çok çekici, çok harikulade görünen o meçhul sıcak iklimlerin bu göz kamaştıran ürünleri nasıl açık bir havaya, sert bir rüzgara dayanamazsa, hayat ile ilgisi olmayan böyle bir edebiyat da zamanın sonsuz kasırgaları önünde süpürülüp gitmeye mahkumdur. Halbuki bedii his, hislerimizin en ilahi ve en samimisidir. Akşam rüzgarı ile inleyen bir çam ormanının karanlık hışırtıları ne kadar tabii ise, ruhun güzellik karşısında duyduğu hisler de hayatın en derin ve anlaşılmaz köşelerinden birdenbire fırlayıp çıktığı için, her şeyden çok samimidir. İşte bunun gibi milletler için de “güzel” ve “iyi” telakkilerinden daha “milli” hiçbir şey yoktur. Bir toplumu başkalarından ayırmak isterseniz onun din ve ahlak hakkındaki, güzellik hakkındaki samimi duygularını arayınız. Çünkü bunlar doğrudan doğruya ruhundan koptuğu için hayatının en samimi taraflarıdır.
Yüksek ve hakiki sanat asıl ona derler ki, hayatı bütün genişliği ve bütün samimiliğiyle okuyucuya duyurabilsin. Ancak yapmacığın bittiği yerde sanatın başlayabileceğini, nedense, hala anlayamadık!


-MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ


ASLAN SÜTÜ

"Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan mürekkeptir". Valery'nin, şairin, ken­dinden önce gelen şairlerle ilgisini anla­tan bir sözü. Fakat bu söz, şiir dışı alan­larda da geçerli. Hele devletler arasında­ki tek prensip bu, fiilen.

Aslanın vücudu böyle. Ama ruhu? İş­te o, tam kendine mahsustur.

Aslan, her şeyden önce kendini ormanların başı olarak bilir. Bu­na inanır ve bunda samimîdir. Demek ki aslan olmanın birinci şartı, aslan olduğuna inanmaktır. Her aslan olduğuna inanan aslan değil­dir; ama her aslan, aslan olduğuna inanır.

Aslan, aslan olduğunu bilmekle kalmaz, bunu bildirir de. Orman­da aslanın aslan olduğunu bilmeyen tek hayvan yoktur. Öbür hay­vanlar için aslanın gözleriyle bile karşılaşmak tehlikelidir. Onu kükre­yişinden tanırlar, ta uzaklardan bile. Görünüşündeki haşmet, bakı­şındaki şiddet, bir yerden geçerken yer çökerten ayaklarıyla çıkarttı­ğı güçlü ses, bir hayvanın üzerine atılıp onu parçalayışından kesin­lik, aslanın aslanlığını apaçık kılan, Süleymaniye'nin bütün parçala­rına sinen mimarî uygunluk gibi aslanı tezatsız yapan özelliklerdir.

Bu, şiirde böyle, resimde böyle, fikirde böyle, şahsiyette böyle; kişiler arasında böyle, topluluklar arasında böyledir.

İlkin aslan olmalı; bunun için de aslan olduğuna inanmalı, aslan­lığın yuva şartlarını kurmalı, aslanın eğitim sistemlerini benimseme­li; çocukları aslan sütü olan "hakikatle beslemelidir

Bu aslan sütüyle beslemeli. Yoksa aziz bir nimet olan üzümün, yasak bölgeye sürülmüş, dejeneleştirilmiş çocuğu rakıyla değil!

Aslanın en dayanmadığı, aslana en yabancı, en uzak şey, şüp­he ve tereddüttür. Aslan, baştan tırnağa som ve yekpare bir inanma vak'asıdır.

Atalarımız Müslüman Türkler, aslanın sanki insandaki doğuşuydular. Yani insan aslandılar. Bunun için değil midir ki bir Selçuk efsa­nesinde, küçük Alparslan'ı bir şahin kaldırır ve bir aslan emzirir.

Büyük İslâm şairi, Kaside-i Bürdenin büyük mimarı, Kâab bin Züheyr, şiirinde Peygamberi, iç içe aslan yataklarının en içindeki saray­da oturan bir aslanlar ülkesinin başkanı olarak anlatmış değil miydi?

Hz. Ali'nin lâkabı "Allah'ın aslanı" değil miydi?

Yalnız, aslan olabilmek için, nasıl öbür vücutları pençe içinde ha­mur gibi yoğurmak gerekirse, aslan bir topluluk olabilmek için de gel­miş geçmiş kaç kültür ve medeniyet varsa hepsini beynin pençesin­de eritmek, kalbe aslana yakışır bir inanç ve cesurluk yerleştirmek, el, ayak ve vücudu dolaşan bir kanla, bir aslan kanıyla toprağı donat­mak ve sonra o yürek, beyin, ruh ve pençe arasında "aslan ahengi­ni ve dengesi"ni kurmak gerekir.

Sezai KARAKOÇ, TDK, Güzel Yazılar, Denemeler




KÜLTÜR VE MEDENİYET

Alman tarihçilerinin dilinde kültür lafı, daha önce mevcut olan medeniyete çok yakın bir mana kazanır. Bununla beraber bir takım ayrılıklar önerilir. Kültür, insanoğlunun fizik dünyaya, fizik çevreye söz geçirmek için sahip olduğu kollektif araçlar bütünüdür. Başka bir deyişle ilim, teknik ve uygulamalarıdır. Medeniyet ise insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kollektif araçların tümü, güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi…
Ama bunun aksini ileri sürenler de var. Onlara göre, medeniyet toplum yaşayışının maddi ve faydacı amaçlarına hizmet eder, akılcıdır: Emeğin, üretimin, teknolojinin ilerlemesi için gerekli bir akılcılık. Peki kültür, o da toplum yaşayışının daha hasbi, daha manevi yönlerini kucaklar, saf düşüncenin, hassasiyetin, idealizmin meyvesidir.
Bu tekliflerden hangisine katılacağız? İki taraf da hem sayıca birbirine eşit hem de birikim olarak. Amerikan sosyologları ise, belki de beğendikleri Alman sosyologlarına uyarak ikinci anlayışı benimsemiş.
Fakat antropolog ve sosyologların çoğu böyle bir anlayışı lüzumsuz ve karanlık bulmuş. Onlara göre ruhla madde, gönülle akıl, kavramlarla varlıklar arasında böyle bir ikilik kurulamaz. Sosyolog ve antropologların yüzde doksanı “medeniyet” kelimesini kullanmaz, “kültür” kelimesini tercih ederler. Kimine göre bu iki kavram eş anlamlıdır. Kimine göre farklı.
Bu iki kavramı ayıran çağdaş sosyologlara göre, medeniyet kelimesi aralarında yakınlık bulunan veya ortak bir kaynaktan gelen milli kültürler bütününü belirtmek için kullanılmalıdır. Mesela Batı medeniyeti denince Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan kültürleri anlaşılmalıdır. Yani kültür kavramı belli bir topluma bağlıdır. “Medeniyet” ise zaman ve mekanda çok daha geniş, çok daha kucaklayıcı bütünler için kullanılmalıdır. Durkheim (Durkheym) ile Mauss, medeniyetten, belli bir sosyal organizmaya bağlı olmayan sosyal olayları anlarlar; bu olaylar milli ülkeleri aşar, belli bir toplumun tarihi ile de sınırlanamaz, milletlerüstü bir hayatları vardır.”
Medeniyet kelimesi, ilmi ve teknik gelişme, şehirleşme, sosyal organizasyonun giriftliği bakımından daha ileri bir aşamada bulunan toplumlar için kullanılır. Kelimenin eski anlamı bu idi. Zamanımızda daha çok, sanayileşme, modernleşme, gelişme gibi lafızlar tercih edilmektedir. Medeniyet kelimesinin beraberinde getirdiği değer hükümlerinden sıyrılmanın başka çaresi yoktur.


-CEMİL MERİÇ


KİTAP KORKUSU

Kitaptan niçin korkarlar? Bunu bir türlü anlayamadım. Kitaptan korkmak, insan düşüncesinden korkmak, insanı kabul etmemektir. Kitaptan korkan adam, insanı mesuliyet hissinden mahrum ediyor demektir. “Bırak, senin yerine ben düşünüyorum!” demekle, “Falan kitabı okuma!” demek arasında hiç bir fark yoktur. İnsanoğlu her şeyden evvel mesuliyet hissidir ve bilhassa fikirlerin mesuliyetidir. Ondan mahrum edilen insan, kendiliğinden bir paçavra hâline düşer.
Şüphesiz insanı korumamız lâzım gelen vaziyetler vardır. Fakat bu vaziyetler daha ziyade ferdin kendi dışındaki vaziyetlerdir. Bir insanı kendi içinde, düşüncesinin mahremiyetinden korumağa hakkımız yoktur.
Ortaçağ’dan bugüne kadar gelen zaman içinde insanlığın belki en büyük kazancı bu basit hakikati kendisine mal etmesidir.


-AHMET HAMDİ TANPINAR




KARALAMA DEFTERİ

Her doğruyu söylemeğe gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekmiş… Peki ama bir doğruyu söylememek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak, o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek gene sürmesine bırakmağa hakkınız var mıdır?.. Bazı yalanlar kut salmış, onlara dokunmağa gelmezmiş… Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına artık inanmıyoruz demektir; bunun için “kutsal yalan” sözü bîr şeyin hem köşeli hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. Ama duygulan m birer düşünce saymaktan çekinmiyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor.
Birtakım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik, aristocratie düşüncesinin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğrulan bilebilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmıyanlara, kölelere sakın açmayın!.. Öyledir kişioğlu: kendisi için İlle birtakım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı, aristokrat”lığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi…
Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi, yâni bütün kişileri kurtarmağa çalışmaktır. “Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur” diyen kimse Öğrendiği, anladığı doğrulara lâyık olmıyan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. .. Ancak kendini düşünür, kendini büyük görmek için bir yol arar.
Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalanı yayıyoruz demektir.

-NURULLAH ATAÇ
Bu yazı toplam 426 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Şu An Sitede
14 Kişi Online
SİTE ANKET
Sitemizi nasıl buldunuz?
Çok İyi
İyi
Orta
Kötü
Çok Kötü
DÜNÜN MANŞETLERi
ETKiNLiKLER  + Ekle 
ARŞİVDE ARA
ÇOK OKUNANLAR