Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ana sayfaya Dön // Hikaye
Girizgah
06 Haziran 2012 Çarşamba Saat 22:40
Vakit: Bir leyle-i leylâ Mekân: Bir vehim bir hülya Kalemde bir bitişe âh, bir başlangıca eyvâh ve bunu takip edecek her satır,





Girizgah:

Vakit: Bir leyle-i leylâ
Mekân: Bir vehim bir hülya
Kalemde bir bitişe âh, bir başlangıca eyvâh ve bunu takip edecek her satır, hem nihayet hem girizgâh.
”Ortalığı bürüdüğü zaman geceye and olsun...
Açıp aydınlandığı zaman gündüze and olsun...”
VE ruhuyla kelama mana veren okuyucu, size andolsun...
Bu hikaye hepsinden başka...

İki ayrı kavis dünya, iki ayrı uç
Kavs-i nüzul ve kavs-i uruc
Biri indiren biri yükselten, iki kavis buluşunca oluşur daire
Başladığı yerde biten bir dairedir ömür, gerisi vesaire...

Başladığı yerde bitsin, Daire tamamlansın diye kelama düşüyor bu hikaye.
Bunca serencâmın bir encâmı olsun diye bahtıma düşüyor bu hikaye...
Sonlar ile başlangıçları aynı yerde buluşturanın adı ile...

I. bölüm
Hikayenin vakti: İçinden geçen kelama dahi ürperti veren, kalabalık, hissiz ve sessiz 21. yüzyıl, yine bir leyle-i Leyla.
Hikayenin mekanı: İzmir, sahip olunamayacak kadar güzel şehir, sahip olunamadığı için güzelliğinden kaybeden şehir. Bir ara sokakta önündeki dar yolu ve yolun ötesindeki ağaçları kendine manzara edinmiş, leyle-i leylaya sinmiş bir kafe. Her ne kadar gökyüzünü görmese de tabelasında iki kişilik mutluluklar dileyen bir şairin şiirinden ilham “Göğe bakma durağı” yazıyor...
İçerde bir kaç kişi, dizilmişlerdi yanyana birer mısra gibi
Hepsi mısra gibi şiire amade, hepsi mısra gibi hem bir hem azade...
Hepsinin elinde bir saz...
Birinin elinde kudüm duruyordu bedenine inen darbeleri nağmeye çevirmenin mağrurluğuyla. Biri ses vermesi için talibin önünde baş eğmesini, boyun bükmesini dileyen nazlı bir dilber gibi tutuyordu neyi. diğerinin parmakları titriyordu sabırsızlıkla, dokunacağı sanki kanunun telleri değil de maşuğun elleriymiş gibi. en sonuncusu bir ümide sarılır gibi sarılmıştı uduna bir ümidi bekler gibi bekliyordu eşlik edeceği sesi…
İşte tüm bunlar olurken ve kelama sığmayacak daha nice şey olmaktayken bu insandan oluşmuş şiirin taç beyitiymişçesine elinde sigara ile biri geçti saz heyetinin ortasına ve adlandırılamayan farkına bile varılmayan o eksikliği tamamladı…
Belli belirsiz bir işaret verdi saz heyetine. Derin sessizliği kudüme inen bir darbe sonlandırdı. Tok ses boşluğa verilmiş kûn emri gibi doldurdu mekanı.
Usulca takıldı peşine derinden içli bir ses, ilahi bir müjde sanki. Sanki Adem’e üflenen nefes. Saba makamında karar kılıp dolandı odanın dört bir yanını.
Ud ile kanun katıldı nağmenin cezbesine nihayet. Saba makamında bir nağme hasret ve haşyete boğdu tüm mekanı.
Daha sonra neşesini hüzne perde eyleyen rast makamına geçti sazlar usul usul usulünü buldu. “Yine bir gülnihal’den” bin farklı melal buldu…
Derken sıcak bir tevazu ile doldurdu odayı hicaz. Her nağmesinde bir mecaz. Bir “büt-i nev eda” çalan da dinleyen de söyleyen de müptela…
Kuralların alt üst olduğu bu meşk anında yine değişti makam bir süre sonra…
Bir âh ile segâh yaktı sanki feleklerin dokuz katını. Hüznün ihtişamına Rindlerin Akşamı’na çekti tüm ruhları.
Nağme uçucuydu değişkendi ne de olsa. Segah’tan Uşşak’a Çevrildi nağmenin istikameti. “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun” diye verdi sesi…
Derken alemdeki her şey gibi başladığı yere döndü nağme de. Beş vakitin makamını tamamlayıp bir saba serinliğinde tamamlandı. Zaman misali kendi kuyruğunu yiyen bir yılandı…
Sazlar azaltırken seslerinin yavaş yavaş. Kalktı yerinden sigarasıyla, sazların ortasına geçti.Vecde benzer bir hal içinde başını gökyüzüne kaldırıp musikinin kanına işlemesini beklercesine durdu…
Dembedem sırra kadem basarken nağmeler, Dumanlar arasında bir yangının sesi gibi duyuldu.
“Geçerken canı bizden alıp asırların en alçağı
Yokluğa mahir, zahirken zail olduk
Dayanmışken boynumuza çağın bıçağı.
Boyun eğip kadere, birer İsmail olduk…”

Sustu sazlar yavaş yavaş… Nağmelerle birlikte kayıplara karışacak bu sözleri hafızasına nakşetmeye çalışırken bir notayı kaçırdı udi.farkedilmedi…
Meşk bitmişti. Dem muhabbet demiydi…

Kısa bir süre sonra kendilerinden başka herkese kapalı kafeyi sigara dumanıyla doldurmuştu bu beş kişi. Havada asılı kalan duman sanki altıncılarıydı. Öyle bildik öyle aşina.
İçlerinden birine döndü şiir okuyan genç:
“Sonlara doğru nota kaçırdın fark etmedim sanma”
Güldü udi:
“kusursuzluk zahir olan insanın işi değildir üstad” dedi. Kafenin bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplıktan eflatun renkli bir kitabı işaret edip “Şeyh İbrahim efendiden biliriz…”
Zaman geçtikçe muhabbet kıvamını buldu. Öyle ki gecenin güne dönmeye yeltendiği saatlerde kafeyi iyiden iyiye kaplayan duman sigaradan mı kaynaklanıyordu muhabbetin hararetinden mi kimse bilemedi…
Udi bir ara dayanamayıp
“Uzun zamandır yeni bir satır duymazdık senden” dedi o sırada sigarasını yakmakta olan İsmail’e “İlhamın geri mi geldi…”
Derin bir nefes çekip güldü İsmail
“İlham hiç gitmemişti mesele başka. İsmail’in kurtuluşu İbrahim’in bıçağındadır şair İbrahim efendi sağolsun. İlhamı yola koydu ama hala niyetim yok sözlerimi kağıda hapsetmeye…”
Bu mevzuyu çok tartışmışlardı aralarında hiç biri üstelemedi. Yalnız biri
“Hala o eski yazmalarla mı uğraşıyorsun” dedi
Tekrar gülümsedi İsmail
“Yok üstad yazmalar benle uğraşıyor… İbrahim’den İsmail’e bir hüznü taşıyor…”
“Ya” diye devam etti soruyu soran kişi. “Bu adamın hiçbir özelliği yok tezkirelere girememiş onca şairden biri. Hatta belki gerçek bile değil. Aşk acısından gayrı derdi olmayan şu nam-ı değer Sâye efendiye niçin taktın bu kadar.”
“Hüznü olmayanın aşkı mı olur” dedi İsmail. “Aşk başlı başına varoluşsal bir sancıdır. Belki de en asili. Modern asır evleri, cihazları, arabaları tek kişilik yapmaya başladığından beridir varoluşunun sebebini tek kişilik hayatlarda aramaya başladı insan. Bu cani bireyselleşme aşk için ölmeyi, suretleri ve isimleri geride bırakan şiir meclislerini muhayyel olarak görmemize sebep oldu fakat Saye gerçekten yaşamamışsa dahi yalnızca aşkıyla ve ölümüyle gerçektir benden bile daha fazla gerçek”
İsmail yaklaşık bir yıl önce eline geçen o yazmaları düşünmeye başladı tekrar. Sâye, Hande, Mevti ve Nigar mahlaslı kişiler arasında yazılan mektuplardı bunlar. Anlaşıldığı kadarıyla Kanuni döneminde kurulmuş herkesten gizli sadece kelamın yer bulduğu bir şiir meclisinin üyeleriydi hepsi. Sâye’nin yüzünü dahi görmeden aşık olduğu Hande’nin derdiyle ölüme gidişi vardı mektuplarda. Nigar hanımın saklı hüzünleri, İsmiyle müsemma Mevti efendinin ölüm hasretleri ve hala ne olduuğunu tam idrak edemediği yedi adet yazmanın esamesi…
İsmail Osmanlıcayı unutmamak adına sahaf sahaf dolaşırken bulduğu bu yazmaları okuduğundan beridir Sâye’yi bulmaya Sâye’yi anlamaya belki de hüznünü bir nebze olsun idrak edip Sâye’nin sayesi olmaya adamıştı ömrünü…
Döneminin tezkirelerinde şiirlerinde mektuplarında Sâye’yi bulmak için dolanıp duruyordu uzun zamandır. Bulabildiği ise böyle bir kişinin ve böyle bir şiir meclisinin varlığından bile şüpheye düşürecek bir avuç söylentiydi.
Sâye’nin ölümünden sonra çıkan bir yangında yine o meclisin bir üyesi olduğu söylenen bir şairin yanması Sâye’nin laneti olarak geçiyordu mesela adı duyulmamış iki şairin mektuplaşmalarında yahut bu hikayenin aşık hikayelerinden etkilenen bir divan şairinin muhayyilesinden çıktığı söyleniyordu. Mektupları mezun olduğu fakültenin hocalarına gösterdiği zaman ise ilgisizlikten dolayı şaşmış kalmıştı İsmail. Sanki hiç kimse Hüzn-i aşktan ölen bir şairin hikayesini duymak istemiyordu…
Suskunluğu yine kendisi bozdu
“Kader İsmail’e İbrahim’i hoca gönderdiyse vardır bildiği.” Dedi “Hem her şeyin bu kadar suni olduğu yerde Sâye hayal olsa ne yazar? Acısı gerçek ya…”
Muhabbet günün ilk ışıklarına kadar devam etti. Her hafta en az bir kere bir araya gelseler de hiçbir zaman bitmemişti konuşacak konuları. Malum ne şiir biterdi ne kelam…
Hepsi seneler önce aynı okulun edebiyat fakültesinden mezun olmuşlardı. Hepsi kelamın dünyasını hakikat olduğuna inanılan dünyadan daha çok seviyordu. Hepsi farklıydı bir yönden bir yönden hepsi aynıydı. Hepsi birbirinin Şemsi ve Mevlana’sıydı Hepsi birbirinin ezel gününden aşinasıydı.
Hepsi hayatı bir ucundan tutmuştu da bir elleriyle birbirini tutmak için bu Tuhaf kafeyi açmışlardı ismi şiir, bir duvarı baştan başa kitap bu mekanın müşterisi yoktu müdavimi vardı ve bazı geceler toplanılır gün aydınlanana dek muhabbet edilirdi.
Günün ilk ışıklarıyla dağıldı kalabalık. En son İsmail çıktı kapıyı kilitleyip. Yeni uyanmaya başlayan şehre baktı. Yola çıkmış insanların hepsi aceleciydi. Kiminin elinde bir çanta, kiminde defterler kitaplar kiminde ayaküstü bir kahvaltının eşlikçileri.
Nereye giderlerse gitsin, neyle giderlerse gitsin başları hep öne eğikti insanların. Sanki her biri dünyanın bu hale gelişindeki suçlarının farkındaydılar da başlarını utançlarından eğiyorlardı.
Gökyüzüne baktı İsmail, tekrar hak verdi insanlara, yukarıda sadece binalar vardı… Çok eskiden ettiği bir sözü hatırladı. Şu beşer ki Babil kulesini bulsa, asansör kurmaya çabalardı.
O serin nisan sabahı tüm şehir başlarını öne eğmiş aceleyle bir yere giderken yol boyu düşündü İsmail.
Ne tuhaftı bu şehirde yüzünü göğe dönen tek şey her evin çatısını mesken tutmuş yüzlerce antendi ve bir de patenti kendine ait bir hüznü yanına almış akıntıya karşı kaldırımları tırmanan İsmail…
Mırıldandı,
“hepimiz birden sevinebilirdik, göğe baksaydık…”
Eve gider gitmez oturdu masasının başına… Sâye’nin Nigar hanıma yazdığı mektuplardan birini okumaya ve sadeleştirmeye başladı.
“Kelamı aşka bende eden, her mısrasını sazende eden Nigar Hanım….
Duydum ki uzak kalmışlığımızdan, mısralarımı duyamamanızdan, meclise eskisi kadar şevkle katılmayışımda şikayetçi imişsiniz.
Bilirim ki siteminizde haklısınız, lakin ismimden ömrüme sirayet etmiş bunca gölgeyi kendimden başkasına göstermemektir bunca inzivamın nedeni.
Bildiğiniz üzre aşka, başka hiçbir şeye yer bırakmayacak denli kuvvetli bağlanması gerekir insanın. İşte ben, Hande’mi yakmaya kafi gelmeyen ateş, sahibini yakıp kül eyleyene dek. Aşkım ateşlerin aguşunu bana gül eyleyene dek böyle yaşayacağım artık.
Kendime bir şey yapmamdan korktuğunuzu söylemişsiniz mektubunuzda. Telaşa mahal yok efendim. Aşk ki acının omuzlarında yükseltir insanı. Yakmaya mahir değilsek yanmaya mahirizdir.
Satırlarınızı iyi dileklerinizle bitirmişsiniz iki gözümün nuru, lakin yaşadığım şeb-i firkat içerisinde bir dem neşeye yer olsaydı dahi Aşk derdiyle hoş olan ruhum o neşeyi söker atardı içimden.
Gözyaşlarıyla….”
Ağlıyordu Sâye’ye dair her satır, yürek dağlıyordu… Sanki gözyaşları harflerine damlamıştı da harflere dokunan gözleri kendine bağlıyordu.
Sözlerinin her harfi fakat en çok Hande’m yazışının mimi göz yaşıydı, her şiirinin bitimi gözyaşıydı…
Ve İsmail, büyük aşkların görkemli yüzyıllarından uzak. Okuduğu her satırda mest olarak İbrahim’in ateşini anlamaya başlıyordu.
Bunca hikayenin sebebi ve sonucu yazılan bunca kelamın son-ucu da İsmail’in İbrahim’i anlamasıyla olacaktı…
***
II. Bölüm
Yağmur, şehrin saçlarını tarıyordu, yağmur birikip sokaklarda hep denizi arıyordu, yağmur bir yazmanın üstündeki tozlar gibi savrulup havaya ismail’i sarıyordu. İsmail, kendinden çok çantasında yazmaları koruyarak attı kendini Konaktaki milli kütüphaneye. Girer girmez Tevfik Fikret’in bir resmiyle karşılaştı. Şair afakı saran bir dud-ı munanniden kalma gözlerini çevirmişti ona, biraz üstünde Muallim Naci duruyordu bir çerçeveye raptedilmiş suretiyle.
Her ikisi de kırgın ve kızgın bakıyorlardı. Sanki yazmadığı onlarca satırdan ve dahi yazıp da yok ettiklerinden haberdarlardı. Kelam, yüzyıllar sonra yaşamış bir aşığının yüzyıllar önce kelamı ehlileştiren ustalardan utanmasını sağlayabiliyordu işte. Kelamdan ve kalemden emeklilik yoktu.
Boyun eğdi içinden kendisine bile duyuramadığı bir sesle “yapamadım” dedi. “Ben de Sâye gibiyim. Tarihlere geçmeyecek adım. Ardımda çağları aşan satırlar kalmayacak. Asırlar aşmayacak sözlerim. Belki yüzlerce yıl sonra bu şehirde biri yazdıklarıma bakarak benden şüpheye düşecek. Belki böylesi yazmadıkça, ismim Sâye’ye dönüşecek…”
Yürüdü içeri doğru çaresiz adımlarla. Bu gününü eline geçen yeni mektupları çevirerek geçirecekti. Türkiye’nin dört bir yanından kişilerle görüşüp içersinden meclis-i mahremin ve Sâye’nin varlığına delil oluşturabilecek her belgenin bir nüshasını ediniyordu.
Tüm bunları düşünürken mırıldandı istemsizce:
“İsmail oluruz ki adımız İbrahimin ferdasıdır
İbrahim ki Sâye’dir melalin bir nüshasıdır.”
Önce seneler öncesinden kalan bir alışkanlıkla kalemi aldı eline bu sözleri kağıda dökmek için. Sonra ani bir hareketle bıraktı tekrar. “Ne farkeder ki” dedi. “Yazma ya da yazmamak arasındaki fark ne?”
Uzun süre mektupları çevirdi kütüphane’de. Tahta masalar öğrencilerle doldu, tozlu kitaplar dolaştı ellerde ki duyulmayı bekleyen birer figan idiler ne yazık onları tutan eller figana bigane idiler…
Derken usul usul durdu yağmur. Güneş bir demet beyaz saç gibi saçtı nurunu deniz kenarında bir banka. Şimdilik bu kadar yeterliydi. Deniz kenarına o banka gitmek için kütüphaneden çıktığında İsmail arkasından gelenin farkında değildi…
Güneşin altını çizercesine aydınlattığı banka oturdu evvela. Ayağının dibinden bir taş alıp denize fırlattı. Taş suyun yüzünü dalgalandırıp derinlere inemeye başladığı anda bir şey hissetti İsmail, bir bulantı, yok yok bir karartı. Bir bulut karartmıştı güneşin yüzünü tekrar. Adet edindiği üzere göğe baktı uzunca. Ellerini ceplerine attı sigara paketini aranmaya başladı. Kütüphanede unutmuş olmalıydı. Sinirli bir homurdanmayla bıraktı aranmayı.
Tam da o sırada bir gölge gibi yanında beliriverdi. Bir sigara paketi uzattı İsmail’e tek kelime etmeden. Kısa bir duraksama anından sonra sigarayı aldı İsmail. Yakıp derin bir nefes çekti tütünü öper gibi.
“Sağolasın” dedi banka oturmakta olan kıza.
“Ne demek” dedi kız parlak bir gülümsemeyle “ ben de sizinle konuşmak için bahane arıyordum.”
İsmail şaşkınlıkla “niye ki?” diye sorunca açıklamaya başladı kız. İsmi Tuğba imiş. Bir edebiyat bölümü öğrencisi. Şu anki araştırması Klasik edebiyatta mektup geleneğine dairmiş ve İsmail tüm dünyadan soyutlanıp mektupları incelerken göz misafiri olmuş. İzni olursa bir göz atmak istermiş. Ha bu arada peki onun adı neymiş?
İsmail tanıttı kendini kızın halini tavrını gözleyerek. Evet koca bir yılını bu mektuplar birinin ilgilisini çekin diye harcamıştı belki ama neticede herkes her sırrı taşımaya mahir değildi. Tuhaf bir duygu kavradı İsmail’in içini. Tedirgindi… Hayatının büyük kısmını kavramasını sağlayan bu mektuplar başkaları için aynı anlamı ifade edebilir miydi ki?
Kendinde dahi itiraf etmesi zordu fakat İsmail mektupları kıskanıyordu. Bir aşık gibi bir yandan kendisine ait güzellik bilinsin istiyor bir yandan onu en derinlere saklıyordu. Neticede modern asırda sevgi de bir psikoz haliydi. Delilik… her şeyi aklıyordu…
İsmail ismini söyleyince kırıştı kızın alnı evvela düşünceli bir tavırla. Sonra elini çantasına attı birden bir dergi çıkartıp sayfalarını karıştırmaya başladı. Bir şiiri gösterip “yani” dedi “yani bunu yazan siz misiniz?”
İsmail baktı seneler öncesinde kalmış sararmış kağıdın üstündeki seneler öncesinden kalmış mısralara… Sigara dumanı kadar uçucu bir:
“evet” döküldü ağzından.
“Ben” dedi kız. “ben üniversiteye geldiğim ilk seneden beri bu dergiyi takip ettim, sizin her yazdığınızı okudum” gözlerini yere çevirdi utangaç bir çocuk gibi. Devam etti “ta ki siz bırakana kadar”
İsmail bir fiskeyle savuşturdu sigara izmaritini. Bu ilgiye bigane gözükmeye çalışıp:
“ne yazık ki” dedi “yazmıyorum artık.”
“İnanmıyorum” dedi kız iddialı bir tavırla. “kelam insanın kanına işler. Ondan bir meslek gibi istifade edemezsiniz, ondan bir meslek gibi istifa da edemezsiniz. Siz yalnızca kendinizi kandırıyorsunuz”
Kendine bile itiraf edemediği şeylerin bu kız tarafından böylesine cesurca dile getirilişi karşısında afallamıştı İsmail. Rahatsızlık duyması gerekirken rahatlamıştı. En azından mektupları okumaya layık biri olacağı anlaşılmıştı.
“Nerden bilebilirsin ki” dedi “belki de ilham terketti beni. Haklısın kelimelerden istifade edemezsin zira kelimeler senden istifade eder. Dünyada anlatılacak bir şeyler olduğu müddetçe kelimeler kendilerini kağıda nakşedecek bir nakkaş arar durur. Eli titremeye başlayanı da bırakıverirler.”
Gülümsedi Tuğba elindeki eski dergiyi karıştırdı tekrar. Başka bir şiir bulup gösterdi ve sonunu işaret etti şiirin. Tutuşturdu İsmail’in eline.

“Niye titrer elleri insanın
üşüyordur, ya da yalnızdır belki de
Niye üşür ki elleri insanın
Isınmaz hiç yalnızdır nihayetinde…”

Yazıyordu şiirin son kısmında. Bir alt satırda da Tuğba’nın ismi…
“Biliyorum kötü” dedi utangaç bir gülümsemeyle. “Okulun ilk senesi bir hocamın bende ışık görüp aracılık etmesiyle yayınlanmıştı bu şiir. Bir sahafta bu sayıyı görünce kendimi tutamadım aldım… Bir hikmeti varmış demek ki dünyada kötü sözlerin bile.”
Gülümsedi İsmail.
“Dünyada artık hikmete yer yok” dedi. Akıp giden kalabalığa dikerek gözlerini. “Dünyada artık insana bile yer yok. Bırak şiiri…”
Bu pes etmişlik dışında şaşkına dönerek baktı Tuğba İsmail’e
“Ne yani” dedi kızgınlıkla aradaki mesafeyi dahi unutarak “Bunun için mi bıraktın yazmayı. Bu hayatı boyunca bir mısrada ısrar etmemiş kalabalık ihtiyaç duymuyor diye mi.
“Sebeplerden yalnızca biriydi” dedi İsmail “dedim ya mısralar benden vazgeçti”
Hiddetle bir sigara çıkardı Tuğba paketten yakıp çekti derin derin içine. İsmail Uzaklara sabitlenmiş bakışlarıyla konuşmaya devam etti:
“Yazmasaydım çıldıracaktım diyor Sait Faik… İşte benim halim tam tersi. Ben, çıldırmasaydım yazacaktım. Ben Her gün biraz daha kopmasaydım şu insan kalabalığından biraz olsun akışa kapılsaydım yazacaktım. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatacaktım. Ben biraz olsun bırakabilseydim kendimi insalara yazacaktım. Ama hiçbir önemi olmayacaktı yazdıklarımın. Herkes gibi olacak, herkes gibi yazacaktım… Ben insanlardan koptum, insanlardan koptukça insanlardan korktum.Daha güzel kelimeler bulmak için açıldığım denizin dibinde kelimelerimle boğuldum...”
Elini cebine attı göğe bakma durağının kartını çıkardı verdi Tuğbaya “buyur genelde buradayım.” dedi “İstediğinde gelir mektupları okursun.”
Yürümeye başladı konak metroya giden yolda. Gökyüzü indirmişti kepenklerini. İnsanlar akıyordu sokaklar boyunca. Kalabalığı gözledi İsmail. Amaçsız, faydasız, renksiz, ışıksız, fikirsiz ve kirsiz bir insan kalabalığı denize nazır bir rezaletin ortasında akıp gidiyor. Her biri yürüyen bir ölü gibi. Her biri sadece var olduğundan haberdar. Her biri için dünyada yalnızca kendisi var…
derinlerindeki cesetlerin acısıyla ahüzar eden bir mezar kadar solgundu şehir ve şehrin en görülür yerine kurulmuş, ışıklı gökdelenler bu yeni asrın tüm vahşetini gösteren birer anıt gibi. Yahut eskide kalan bir çok şeyin ölümünü gösteren ışıltılı birer mezar taşı gibi küstahça dikilmişlerdi denizin karşısına…
İşte bu yüzden yazamıyordu İsmail. Belki doğduğundan beri tüm bu insanlardan farklıydı. Safları sık tutuyordu insanlar afları yoktu. İsmail ne zaman aralarına girmek istese bir şekilde kendini dışarıda buluyordu.
Kendisini insanlara kabul ettirmek için başlamıştı yazmaya, lakin yazdıkça sırrı döküldü dünyanın süsleri söküldü. İnsanın dünyadan geri bıraktığı bir avuç küldü. Ve böylece yazdıkça uzaklaştı İsmail insanlardan. Yazdıkça başkalaştı. Kelimeler arttıkça dünya azalıyordu. Cümleler güzelleştikçe dünya; süssüz ve sözsüz kalıyordu…
Yazdıkları dünyadan uzaklaştıkça yazmasının sebebini sorgulamaya başladı. Kelimeler uyuşturucu gibi kanına giriyorlardı o istemese de.
Soruyordu İsmail kendi kendine Yazmanın tek amacı yazmak ise ve övünecek tek şeyi hızı olan bu yüzyıl insanının aklına sığmayacak kadar yavaş ise kelimeler kimse anlamayacakssa halini, yazmanın ne gereği vardı.
İşte İsmail Bu sorulardan bizardı. İşte İsmail bu yüzden kelimelerini ardından bıraktı.
Aslında bakılırsa hala onunlaydı kelimeler. Geceleri bir mısranın doğum sancılarıyla uyanıyordu, birleşmeyi bekleyen kelimelerle yanıyordu, bir an serbest bıraksa zihnini aklı cümlelerin cümle kapısına dayanıyordu lakin, artık hiç birini yazmıyordu İsmail. Yazmak ilan etmekti çünkü. Yazmak figan etmekti. Bu dünyanın ilanına da figanına da ilgi duymayacağını çoktandır anlamıştı da susuyordu bu yüzden.
En nihayetinde susmak bile hiçbir şey yapmamak bile eylemdi. Her birinin sonuna bir mastar getiriyordu lisan.
İşin aslı astarı bir mastar haline mahfuz idiyse yaşamak. Yazmak ya da yazmamak, olmak yada olmamak meselesi değerini kaybediyordu.
Bu düşüncelerle sapmıştı yolundan. Deniz kıyısında bir elinde bir çay bardağı diğer elinde bir sigara… Denize bakıyordu. Masanın öte yanında üzerine kül tablası konulmuş bir dergi duruyordu. Tuğba’nın Birden eline tutuşturduğu o dergiydi bu, geri vermek gerekti.
Dergiyi açtı ve eski şiirini okudu. Her harf, her kelime yabancılaşmıştı ona sanki. Bir tükenmez kalem çıkardı çantasından ne yaptığına dair hiçbir şey düşünmeden dergi sayfasının boş kalan bir kısmına karaladı cümlelerini. Kim bilir belki bir şiir başlangıcıydı bu belki de başı sonu tamamlanmış kısa bir şiir. Her halükarda bir kişiye dahi olsa, yazdığını ilan ediyordu. Yazıyordu:

Arada bir birarada
olmak gerekirmiş insalarla.
Oysa şimdi birer ada.
Kadar ıssız insanlar da…

***
Gri bir geceydi, bulutlar gri, kaldırım taşları gri, yağmur damlaları ve betonarme şehir baştan aşağı gri… Şehir o dem baştan aşağı bir renksizlikler yeri.
Dar sokakağa girip kafeye doğru yürümeye başladı İsmail. Gökyüzüne çevirdi gözlerini. Şehrin ışıklarına küsüp sönmüştü göğün en parlak yıldızı ve mah. Yürüdü İsmail, peşinde bir sızı ve ah.
Gecenin bu saatinde tabiatıyla kapalıydı kafe. Anahtarları çıkardı cebinden kapı kilitli değildi. Tedirginlikle açtı yavaş adımlarla yürüdü karanlığa.
gördüğü manzara dindirmişti tedirginliği. Erkan, elindeki sigaranın külünü yere silkeleyerek döndü İsmail’e
“Kusura bakma” dedi gözlerindeki yaşları silerek “Biraz yalnız kalmam gerekiyordu.”
İsmail bir sandalye çekti:
“bana da bir yer var mı?”
Buyur etti Erkan onu bir sigara uzattı. Konuşmaya başladılar.
“Bıraktı beni” dedi Erkan kaybetmiş insanlara mahsus sükunetle. “Ağır geliyormuş, bir ilişkinin yükünü taşıyamıyormuş. Beni hep güzel hatırlayacakmış ama devam edecek gücü yokmuş”
Cümlesinin ortasında bir Koca bir kütle takılıp kalmıştı boğazına. İsmail çevirdi gözlerini Arkadaşına.
“Şimdi” dedi sigarasının külünü silkeleyerek yere. “Üzüleceksin, ağlayacaksın, geceleri uyuyamayacak nefes almanın ağırlığını yaşayacaksın, ve bunların her birini yapman gerek…
İyi bir arkadaş olsaydı yanında ‘boş ver sana kız mı yok’ derdi biliyorum… Ben yapmayacağım bunu. İnsan ekmeğinin bitişine sigarasının bitişine üzülmez gidip tekrar alacak parası varsa. Bu yüzyıl, insanları da ürün olarak görelim diye zorluyor bizi. Bu yüzdendir ki bir insanın gidişine paketteki son sigarayı bitirdiğimizde verdiğimiz tepkiyi vermemiz bekleniyor.
Biliyorum. Sana başkası yok şimdi… Tüm dünya ondan ibaret biliyorum acı damarlarından kalbine varıyor. Daha canın çok acıyacak biliyorum. Üzülme üzüldüğüne. Tüm bunlar insan olduğun için…”
Yaşlı gözleriyle sigarasını içmeye devam eden Erkan gülmeye zorladı kendini:
“İnan bana” dedi “çok moral verici oldun.”
Güldü İsmail.
“Birinin sana insan olduğunu ve insanın acısıyla malül olduğunu hatırlatması gerekiyordu…” dedi.
İzmaritine kadar içtiği sigarayı atıp ezdi Erkan, hiç ara vermedden bir diğerini yaktı.
“Peki, peki ben neyi yanlış yaptım” dedi bir sonbahar yaprağı kadar titreyen bir sesle.
“Sen, dedi İsmail “Sen yapılabilecek her şeyi doğru yaptın. Sadece zaman yanlıştı.” Erkan’ın sual eden meded uman bakışlarını görünce devam etti.
“Kelimelerin kullanıldığı dönemdeki insanların algısını aksettirdiğinden bahsetmiştim sana. İşte aynı mesele. Aynı okuldan mezunuz hatırla…
Bu lisan içinde kalbî bir duyguyu anlatan en kadim kelime sevmek, nefes almaktan geliyor. Bir diğeri muhabbet. Kökü kabarış kabarma. İç kabarmasının, çoşkunluğun tasviri. Ve aşk, en çok kullanılanı belki. Belki en anlamlısı. Sarmaşıktan geliyor anlamı. Onlarca eliyle muhattabının içine dokunan güzelliğini sarıldığının özünden alan bir çiçek.
Şimdi yirmi birinci yüzyıl… Vakitlerden gelecek. Ve yirmibirinci yüzyıl insanı aşkın ve muhabbetin yerine ilişki kelimesini koydu. İçte değildi,ruhta kökte özde değildi. Ve kendisinde başkasına yer bulamayan bu asır insanı bu kelimenin önünde eğildi.
Biliyorum, görüyorum, sen aşık oldun, sarmaşık oldun. Sen elini uzattıkça maşuğun özüne. O seni ilişkte tuttu ilişkide tuttu. Sen en doğrusunu yaptın. Fakat bu asır aşkı kaldıramıyor…”
Tekrar yaşlı gözlerle gülümsedi Erkan
“Sana da üzülüyorum üstad” dedi. “Senin bildiklerini bilenler şimdi hocalık yapıp makale yazıyor. Sense tüm bildiklerini beceriksiz bir aşığı teselli için kullanıyorsun.”
Güldü İsmail boş kafede yankılanan bir sesle:
“Boş ver üstad” dedi. “Her ne varsa aşk imiş ilim bir kıylül kâl imiş ancak”
Toparlanıp gitti Erkan. İsmail bir başına bekliyordu boş kafede. Günün doğuşuna çok vardı daha fakat uyku, onlarca fikir ile dolu aklında bir boş yer bulup da çekemiyordu onu kendisine.
Tuğba’nın kendisine gelişini bekliyordu günlerdir. Evvela mektupları bahane edindi bu meraklı bekleyişine. Sonunda onları okuyacak biri olacaktı. Sonra Dergi geldi aklına. Onda kalmıştı geri vermek gerekiyordu. Sonra dergiye karaladığı o dörtlük geldi aklına bahaneler hanesine bir sayı daha eklendi. Uzun süre sonra yazmıştı ve uzun süre sonra ilk kez okunacaktı. Kendini bunun için heyecanlı olduğuna iknaya çalıştı uzun süre.
Tüm bahaneler geçersiz kalıyordu yavaş yavaş. İçinden bir ses susmaksızın Bekleyişinin Tuğba’nın yapacağı her hangi bir şeyden kaynaklı olmadığını söylüyordu. Bu bekleyişin tek sebebi onun gelecek olmasıydı.
İçten içe her mısrada her satırda onu hatırlamaya başlamıştı kendisi dahi fark edemese de. Her halini tavrını, melalini, sabrını şiirden alıyordu sanki. Yürüdüğü zaman bir akıp giden sokak kalıyordu onunla. Yalnız bunun için seviyordu İsmail. İçinden “beraber yürüyelim olur mu diyordu”
Gözlerinin derininde saklıydı inatçı bir hüzün. Yine bir şiirden mırıldanıyordu İsmail hatırladıkça
“Sabahın bir yerlerinden düşmüş gibiydi yüzün.”
İşte böyle yavaş yavaş mısra mısra boyun eğerken aşka aynı hikayeyi başka yerden okudu İsmail. Bugüne dek Sâye’yi şair olarak kelimelere hükmedip tarihin hükmünden kaçamamış biri olarak görmüştü. Anlıyordu yavaş yavaş. Sâye her şeyden önce aşıktı. Kökünü kelama verip maşuğa sarılan bir sarmaşıktı.
Aşk her zaman olduğu gibi cevap oluyordu sorularına tek tek. Günler önce aşk başlıbaşına varoluşsal bir sancıdır demişti de düşünmemişti kelamı üzerine. Şimdi düşünmeden anlıyordu. Her insan geldiği yere döndürülme üzere yaratılmıştı en nihayetinde. İlerlediğini sandığı bu hayatta tek yaptığı daireler çizmekti. İnsan hayatı bir daireden ibaretti en nihayetinde lakin sır iki dairenin kesişmesiydi ki bu sonsuzluğun simgesiydi.
Yazmasına neden olabilecek bir şey arıyordu uzun zamandır. İnsanlar duymuyordu ne dediğini. Kulakları tıkalıydı. Yaradan’a yazsa eksik kalacaktı kelimeleri. Kelimeleri de yaratana borçlu kalmak vardı işin ucunda…
Tüm sorularının ortasına oturdu aşkı. Aşk hemhal olmaktı nihayetinde, yazdığını anlayacaktı maşuğu. Her aşk aşkı da yaratana varırdı en nihayetinde, her yazdığı ona varacaktı.
Aşk, hem sebepti hem nihayet, aşk hem hürriyetti hem esaret…
Buydu Önce şair İbrahim Efendi’nin sonra Tuğba’nın karşısına çıkışındaki mana, aşk kelimelerin hakimi aşk istiğna, istisna…
İbrahim’in bıçağıydı aşk. Değil mi ki İsmail İbrahim’in bıçağıyla kutsanmıştı. Ölüme mesud götürecek kadar kuvvetli bir aşktı anlatılan, gören yalnız hikaye sanmıştı…
Aşkın cevaplarına sorular sordu İsmail. Bilmediği bir denize yelken açmıştı, arkası fırtına önü girdap, İsmail fırtınalardan bitap, bir sahil arıyordu.
***
Günler sonra her zerresine topladığı sayısız mısra ile geldi Tuğba kafeye. İsmail merakından heyecanından zerre kaybetmemişti günler boyunca. Gecelerce aşk ile hesaplaşmıştı. Aşkı ruhunda birikip bedenden taşmıştı.
Oturdular uzun süre. İsmail mektuplarla ilgili bildiği her şeyi anlatmıştı. Sâye’yi ve Hande’yi, Nigar Hanım ile Mevti Efendiyi, saki Lâle’yi Meclis-i Mahrem’i oradaki her üyeye ait bulabildiklerini.
“Uzun süre araştırdım” dedi İsmail “Buradaki tarife uyan bir İbrahim Efendi var. Şiir okumaya ve yazmaya meyyal imiş. Ticarate ise bir o kadar uzak. Bir süre sonra kimsenin nedenini bilmediği bir dertten dolayı uzun deniz gezilerine çıkmaya başlamış. Fırtınalı bir günde ise kayığı devrilmiş ve vefat etmiş. Geçmişi de tuhaf bu İbrahim Efendi’nin. Bağdat’tan göçmüş bir ailenin tek çocuğuymuş. Ailesi hakkında bir efsane var: söylentiye göre İbrahim Efendi’nin atalarından biri de şairmiş. Hatta sevdiğine layık bir şiir yazabilmek için efsunlu bir şairle anlaşmaya varmış. Her kelime karşılığı ömründen belli bir miktar vermiş tek kelimelik canı kalana dek. O tek kelimeyi de maşuğa ‘aşığınım’ demek için harcamış”
Meraklı gözlerle dinliyordu Tuğba. Adeta korkarak lafa girdi:
“Fakat” dedi “bu şahsın Sâye olduğunu bilmiyoruz. Hatta bu şahsın gerçekten var olduğunu bile bilmiyoruz. Sadece bir kayık gezisi esnasında boğulup ölmüş başarısız bir şair olabilir. Vefatı üstünden süregiden söylentiler de Sâye efsanesinin çıkmasına vesile olmuştur belki. Sonuçta elimizde her yöne çekilebilinecek birkaç mektuptan fazlası yok.”
Cebinden bir sigara çıkardı İsmail. Yaktı titreyen ellerle. Onun yanında olup aşkından gayrısından bahsetmek öylesine zordu ki… o Sâye’den şüpheye düştükçe içinde bir parça kırılıyordu adeta.
“Sâye’nin varlığına kesin kanıt oluşturacak kadar çok şey yok elimizde biliyorum” dedi. “Yani mektuplar gerçek ama olayla bizim tahminimizden çok farklı da gelişmiş olabilir fakat her şeyi gerçekliğe kavuşturacak bir şey var. Yedi adet yazma. Mektuplardan bunlardan çok sık bahsediliyor. Simurg yazmaları diye geçiyor adı Bunlardan birine bir şekilde ulaşabilirsek değişir her şey.”
Bir süre daha konuştular konu hakkında ve ciddi bir araştırma yapmaya karar verdiler. Tuğba gecenin ilerleyen saatlerinde ayrıldı İsmail’in yanından. Kafeyi kapatıp çıktı İsmail. Başını yastığa koyduğunda sorular douşmaya başlamıştı zihninin kıvrımlarına.
Artık sorgulamadığı tek şey vardı. Aşıktı… şimdi aşkın yaratacağı tesiri düşünüyordu. En nihayetinde esiri olunmalıydı aşkın ki bu dünyadan aşkın kuvvetin esaretinde varacağı noktayı görmüyordu gözü.
Kendini bildi bileli sevememişti dünyayı. Kendini herkesten üstün değil lakin herkesten farklı görmüştü.
Dünyaya uyamayışı herdem süregiden o telaştandı. Oysa İsmail, rüyaların yapıldığı kumaştandı. Konuşmak, düşünmek, yazmak, bilmek ve hatta sevmek için bu kadar aceleci davranan insanların arasında yavaş kalıyordu.
Peki şimdi ne olacak? Diye düşündü İsmail. Aşk onu dünyaya uyumlu mu yapacaktı. Eğer bu aşk değiştirecekse varlığının ritmini var olmasının ne anlamı kalacaktı?
Bu düşüncelerle kapattı gözlerini. Uyku sızdı usulca zihninin derinliklerinde tüm düşündüklerini bir rüyaya raptedip bir cevap sundu.
Rüyasında yemyeşil bir yerin ortasındaydı. Adem’in dünyaya atıldığı anın şaşkınlığıyla dolaşıyordu bu her karışından letafet akan yerde. İçinden “burası cennet gibi” diye geçirmekteyken gördü Tuğba’yı.
Kökleri arşa başı arza düşen heybetli bir ağaç duruyordu dallarından cennet meyvelerini toplayacak kişiyi bekleyerek.
İsmail bakındı etrafına kendisinden başka kimse yoktu bu cennet rüyasında. Hızlı adımlarla Tuğba ağacına yürümeye başladı. Sanki o bir adım attıkça Tuğba ağacı on adım yaklaşıyordu. En sonunda vardı o cennet gölgeliğine. Dallara baktıkça hayret içinde kaldı.
Tuğba ağacının her dalından cansız bir beden sarkıyordu aşağı. Başta belirsiz olan yüzler anlam kazanmaya başladı yavaş yavaş. Kimi ilk okulda onu aşağılayan çocuklara aitti suretlerin. Kimi üniversitedeki bazı hocalarına. Kelamı lekeleyen yazarlar dolduruyordu ağaç dallarının bir kısmını. Nefsini tahakküme kaptırıp kendinden geçen hükümdarlara dair de hükmünü vermişti Tuğba ağacı.
dünyaya ait sevmediği ne varsa dünyayı sevmemesini sağlayan ne varsa buradaydı işte. Bir rüyanın kıyısındaki bu hayatın en büyük sualinin cevabı bir rüya ile gelmişti işte. Tuğba onu dünyaya uydurmayacaktı. Farkının altını çizecekti.
***
Uzun süredir ellerindeki tüm kaynakları kullanarak araştırıyorlardı yazmaları. Tuğba bunu büyük bir merakla yapıyordu. Okuduğu mektuplar büyülemişti onu. İsmail ise mecazi aştan hakiki aşka geçer gibiydi. Aşkın hayalinden kelamından sıyrılmış aslını yaşamakta.
İnce parmakların tenine istemsiz armağan ettiği bir dokunuş, bir bakış, bir tebessüm bunlarla tecessüm eden aşk onu aşkın hayalinden sıyrılıp hakikatine bırakıyordu. Artık anlamıştı Sâye’yi artık onu idrak edebilmek için değildi araştırmaları. Kendisini yangınlarıyla onun karşısına atabilmek içindi. Bir çocuğun babasına bak büyüdüm demesi gibi Sâye’nin karşısına geçip “bak ben seni anladım sen oldum. Artık solgun bir Sâye’den gayrısı değilim” demeliydi.
Arşivlerde, tarihlerde, belgelerde bulamadığını sanal zeminde bulmuşştu İsmail ile Tuğba. Sanal alem de gerçek aleme düşüyordu nasılsa. İstanbul’da yaşayan iki kişiyle iritbat kurmuşlardı. Yazmalar gerçekti evet hatta söylediklerine göre Bu yazmaların sonuncusu Sâye’nin mezar taşının altında bulunmuştu. Sonuncusu hariç tüm yazmaların fotoğrafları çok gizli kalmak kaydıyla Gönderilmişti Tuğba ile İsmail’e ki bu raddeye gelene kadar binbir imtihanlar atlatılmıştı itimada dair.
Yazmaların varlığını öğrenince her ikisi de varını yoğunu ortaya koyup İstanbul’a gitmeye karar verdi.
Uzun yolculuk boyunca konuştular Tuğba ile İsmail. İsmail anlattıkça kalkıyordu aşkını gizleyen perde, İsmail konuştukça anlam kazanıyordu Tuğba’da neşe de keder de…
Yazmaların sahipleriyle yüzyüze görüşmemişlerse de yazışmalarından anlamışlardı birbirlerini. Tıpkı peşinden gittikleri meclis-i mahrem gibi. Suretlerin bir kenara bırakılıp kelamın konuştuğu bir dostluk başlamıştı aralarında. İstanbul’a iner inmez karşılandılar Ozan ile Elif tarafından. Dinlenmeye gerek duymayığ Sâye ile Hande’nin mezarlarına gittiler.
Bir nokta bir kavis. Ölümle sonlanmayan noktalanmayan bir his. Hande ve Sâye’nin mezarları yukarıdan bakınca eski harflerle “b” harfini oluşturuyordu. Birbirlerinden ayrıydılar cismen, lakin manaları birdi. Ne noktasız be olurdu ne kavissiz. Bu hissiz dünya içinde vecdle dokundular yüzyıllar öncesinde kalma iki şairin toprağına.
Artık biliyorlardı ki gerçekti Sâye de Hande de. Mezar taşlarındaki beyitlerde Mevti Efendi’nin parmak izleri görülüyordu adeta.
Aşk gibi bir anda parlayıveren bir ışıkla kamaştı İsmail’in gözleri. Sâye’nin sâyesinde kovaladığı sırrı idrak etti. O gün o mezarın başında İsmail yazmayı hak etti. Ne yapması gerektiğini biliyordu artık ilan etmeliydi figan etmeliydi. O gece Tuğba ile otururlarken bu sefer farklı bir denizin kıyısındaki farklı bir bankta. Tedirginlikle konuştu İsmail. Kelimeleri aşık etti aşkını açık etti anlattı. Kanattı gönlünü gönlüne değen hançer bakışları anlattıkça.
Tuğba, kökleri gökyüzündeymiş gibi, varlığı pür hüzündeymiş gibi güzeldi. İsmail’in tek çıkış yolu aşk, İsmail aşka bende Tuğba nazende Tuğba Hande…
Yandıkça çoğalan bir ateşin içine düştüler ikiside bir yangını bölüştüler. Tüm gece aşk konuştu lisanlar sustu.
Tuğba “az” dedi “aşka yanmak az anlatmak gerek…” “yaz” dedi. Bu sefer neyi neden yazdığının sebebini bilerek.
İsmail bu emri beklemişti bu emri kovalamıştı hep. Ve biri yelkovan biri akrep, zamanda geri döndüler.
İçinden geçtiği kelama dahi ürperti veren 21. yüzyılda, şiirinin hasını ruhunun rayihasını kaybetmiş İstanbul’da belki tam da Hande’nin denize Sâye’nin Hande’ye hayranlıkla baktığı bir deniz kıyısında aşka döndü kaderi yazan kalem.
Bir sevdanın adı konuldu Sâye ile Hande’den mülhem.
***
Ve bir İzmir gecesinden geçti zaman. Geldi başlangıcın sonu sonun başlangıcı. Madem ki sevda idi yazamamanın ilacı. Artık yazmak gerekti
Madem ki ilan etmekti yazmak figan etmekti.varlığı kendisine malum olanı ilan etmek gerekti.
Yazmak anmaktı en nihayetinde. Zira huruf-ı kadimde elif kalemin nun mürekkep hokkasının temsiliydi. Yazmak yazılanın meçhulden uzanan eliydi.
Anlamaya dönüşürken anmak eylemi kader birbirine ilmekleyip lam elifi ekledi mastarın öncesine.
İsmail ki tabiatı kelam ile örülmüş. Ancak yazarak anlayabilir, ancak yazdığını anlayabilirdi.
Batırdı kalemi mürekkep hokkasına anmaya anlamaya başladı. Sâye’yi ve Handeyi, Nigar Hanımı ve Mevti’yi anlatacaktı onları ve daha nicesini anacaktı. Bir istanbul yangınında ölen şair Benân’ı, Simurg olup yazmları yazanı, her şeyden de önce İbrahim’in nesline aşıklığı katanı anlatacaktı.
İlk sırayı o hakediyordu evet. Aşığı için kelimeler satın alan, aşığınımın demek için canını bırakan o şair.
Daire tamamlanır Saba makamıyla başlayan bu hikayeyi saba makamıyla bitirmek üzere okunurken ezan kalem kağıda değdi bir an. Kıvrımlar harflere dönüştü. İsmail aşkını yazdığı aşıklarla bölüştü.
“Şairin Masalı” başlığını attı yazmaya başladı

Masallar çocuklar içindir der hayatı masaldan farksız onca insan. Ne kötü bir bakış ne vahim bir zan...
Gerçeği perde arkasından gösteren bir söylentidir bu masal anlayabilen azdır. Kelamın ötesindeki manadır bu masal, hakikati saklayan bir mecazdır...
Girizgahı kısa tutmak gerek. Bu cümlelerin sizi nereye götüreceğini anladınız muhakkak.
dinleyin beni anlatacağım bir masal var...

*Uğur Uçkıran/Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencisi

Bu yazı toplam 6664 defa okundu.
Elif Zişan Çardak
aa
Hayli uzun zamandır böylesi içime dokunan bir hikaye okumamıştım.Yazarımızın kalemi kendini çok başarılı bir şekilde hissettirmiş. Özellikle hikayedeki o bir yanı eskiye bakan hava beni gerçekten derinden etkiledi.Bir hikayenin sonradan akılda bıraktığı duygu,izler çok mühim. Ve bu hikayeden o bakımdan da çok hoşnut kaldım. Gerçekten çok güzeldi..Yazarımızın yüreğine sağlık..
06 Haziran 2012 Çarşamba Saat 23:44
Uğur Uçkıran
teşekkürler
Fakir kelamlarımı böylesi hoş bir sitede paylaşmanızdan ötürü çok büyük mutluluk duydum. Umarım okurlarımızdan bu durumdan memnun kalacaklardır. Bana bu fırsatı sunduğunuz ve böylesi güzel bir ortamın oluşmasına katkı sağladığınız için çok teşekkür ederim
Selam ve dua ile
06 Haziran 2012 Çarşamba Saat 23:29
yasemin koç
Hikayeye dair
Üsluba özenildiği aşikar, henüz öğrenci olmasına rağmen bir çok konuda bilgi sahibi olduğunu gösteriyor yazısında. Umarım bu genç kalem sahibinden daha çok şey okuyabiliriz.
06 Haziran 2012 Çarşamba Saat 23:17
Şu An Sitede
7 Kişi Online
SİTE ANKET
Sitemizi nasıl buldunuz?
Çok İyi
İyi
Orta
Kötü
Çok Kötü
DÜNÜN MANŞETLERi
ETKiNLiKLER  + Ekle 
ARŞİVDE ARA
ÇOK OKUNANLAR