Eyyüp Azlal
eyyupazlal@hotmail.com
Nabinin 18 Asırda edebi Etkisi
11 Mayıs 2012 Cuma Saat 16:17

NÂBΒNİN  18. ASIRDA  EDEBΠ ve SOSYAL  ETKİSİ 

 

 

GİRİŞ

17. Asır Divân şiirinde tefekkür edebiyatı çığırı açan Urfalı Yusuf Nâbî, “Hikemî Şiir” mektebinin de kurucusudur. Onun edebiyatımızda şiirle düşünceyi birleştirerek  açtığı “Hikemî Şiir” yolu, yenilik sayılmış ve bu yolda kendisini izleyen başka şairler yetişmiştir.  

 

Edebiyatımızda “Nabi Mektebi” denilen bu tarzın hususiyeti; görgü, bilgi ve düşünce unsurlarını didaktik bir zihniyetle ifade ediştir. Böyle bir ifadeyi yer yer güzel gösteren sır da iki asırdan beri klasikleşmiş ve umumiyetle büyük hassasiyetlerin ifadesine vasıta olmuş Türk şiir lisanının her şeye rağmen söze bir takım duyurucu unsurlar katan büyük, söyleyiş ananesidir.[1]

 

            Nâbî’nin  tesirinin 18. Asırda da sürmesinin sebebini iki şekilde izah etmek  yerinde olacaktır. İlk sebep şudur: Nabi, Sebk-i Hindî tarzının öncüleri olan Urfî, Feyzî, Sâib, Molla Câmî gibi İranlı şairlerin Anadolu’daki temsilcisi olmuştur.  Bu nedenle şiirlerinde özlü sözleri, nasihatleri klasikleşmiş, adeta atasözü gibi insanların hafızasında  sözleri nakşolunmuştur. Bu yüzden insanlar bu şiirleri severek ezberlemiştir.

 

İkinci sebep de şöyle açıklanabilir.  Nâbî’nin yaşadığı dönemde  Osmanlı coğrafyasında  bozulan  sosyal ve siyasal bir manzara vardır. Bu konuyla ilgili Prof. Dr. Abdülkadir Karahan şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

 

“Denilebilir ki Nâbî, çağının huzursuzluk ve kararsızlıktan, hükümet yönetiminden başlayarak çeşitli meslek erbabı arasında yaygınlaşan zulüm, hile, yalan, rüşvet, mal ve menala aşırı rağbet, riyakarlık, her işe menfaate bağlılık gibi kötü huyların toplumu kemirmesi karşısında: fikir ve hikmetin gölgesinde –manen olsun- rahat ve dağdağasız yaşamak iç arzusuyla dolu bir şahsiyettir.” [2]

 

Karahan hocamızın altını çizdiği manzarayı ilkin gözlemleyen Nâbî, bir aydın sorumluluğu içerisinde kendine has çözümler de getirmiştir.

 

17. asırda bozulan sosyal  düzen 18. Asırda kronikleşmeye doğru yol almıştır. Bu yüzden  devrin güçlü şairlerinden ve Nabi Ekolünün de güçlü temsilcilerinden olan Koca Ragıp Paşa ve  Mehmet Ramî Paşa   hem bir devlet adamı hem de şair olmaları münasebetiyle  meseleye edebî ve sosyal yönden yaklaşmışlardır.  Bunların yanında Seyyit Vehbi, Çelebizade Asım ve Şair Münif, Sünbülzade Vehbi, Bosnalı  Sabit (v. 1712) Şair Nazim (v. 1726) Sami (v. 1733 ) Raşid (v.1735) Diyarbakırlı Hami (1743), Sünbülzade Vehbi (1809) Nahifi de bu dönemde Nabi Ekolü’nü tamama erdiren, hikemi şiirleriyle toplumu düzeltmeye çalışmışlardır.

 

Nabi, sevilmekle, gıpta edilmekle, saygı görmekle kalmamış, aynı zamanda çağdaşlarından itibaren iki asır müddetle takip ve tanzir edilmiştir. Şair Yusuf Nabi, gençliğinde yirmi beş yıl kadar saray muhitinde mühim vazifelerde bulunması; çok adam tanımasını, bir nesil sonra Nabi’yi uzaktan yakından tanıyan bu insanların devlet idaresinde söz sahibi olmaları, Râmî Mehmet Paşa, Koca Ragıp Paşa gibi yüksek mevkilerde bulunmaları, Nabi’nin ülke çapında şöhret yapmasına  ve tesirinin yayılmasına vesile olmuştur.[3]

 

Nabi, 17. Asır şairidir. Onun fikirlerinin ve sanatının etkisi bir sonraki asır 18. yüzyılda kendisini hissettirmiştir. Nabi’nin tesirleri hayli geniş ve devamlı olmuştur. Bunun ilk sebebi Nabi tarzı şiirdeki ahlaki ve içtimai tenkit çizgilerinin Nabi’den  sonraki asırlarda daha büyük bir ihtiyaç halini almasıdır. Aynı tarzın Divan şiirinde bir yenilik, bir değişiklik gibi görülmesinin de bunda tabii bir tesiri vardır.

 

Nabi tesiri yukarıda zikrettiğimiz şairlerin yanında 18. asra damgasını vuran  Nedim ve Şeyh Galib de etkisini iyice hissetmiştir.

 

Bu şairlerin hepsi için, Nâbî’yle aynı başarıyla ve aynı istikamette yürüyen insanlar olarak kabul etmeye imkan yoktur. Bunların bir kısmı Nâbî’ye çok yakın sayılabildikleri gibi bazı noktalardan da Nâbî’den ayrılmışlardır. Bunların bir kısmında dönemin de sosyal gerçeklerini görerek Nâbî’nin ileri sürdüğü fikirleri benimser.

 

Bazı şairlerimiz de Nâbî’den lafız, terkip, tarz, mazmun veya mana bakımından yararlanmışlardır. Mesela Nedim ve Şeyh Galip bunlara en iyi örnektir.  Bu hususta Nâbî’ye en yakın şairden başlayarak bazı misaller vermek yerinde olur.

 

Nâbînin en yakın dostu Bosnalı Sabittir. Sabit 18. asrın ilk çeyreğine ulaşmıştır. O, Nâbi’ye her yönden yakın olmak ister. Onu takdir edip nazireler yazar. Sabit, Nâbî kadar birinci şair  olmasa da nazireler yazıp yanında ikinci şair olmayı  düşünmektedir. Çünkü böyle şöhretli bir üstadın yanında ikinci şair olmak da övünülecek bir meseledir. 

 

Bu sebeple Bosnalı  Sabit:

 

Hazret-i Nâbî-i üstâda nazîre demeğe

Sabit âsâ Haleb’in merd-i sühan-dânı mı var

Nâbî, Baltacı Mehmet Paşa ile beraber Haleb’ten  sedarete gelince şairler de bir bir Nâbî’yi ziyarete koşmuş. Bu ziyaretçiler arasında Sabit de vardır ve eli boş gelmemiştir:

 

Yükledip tâze kumaş-ı Haleb’i ma’nayı

Geldi istanbul’a şeh-bender-i mülki mana

 

Nâbî Mektebi’nin ünlü temsilcilerinden sayılan Sünbülzâde Vehbi (vefatı 1809)’nin oğlu Lûtfullah için yazdığı Lûtfiye-i Vehbi  isimli nasihatnamesi (1791) Nâbî’nin Hayri-nâme’si örnek alınarak hazırlanmıştır. Burada da ilim ve sanat dalları, meslekler, ve bu meslekler üzerinde hakkında eleştirili görüşler yer almaktadır. Şüphesiz Lûtfiyye, Hayriye’nin kopyası değildir. Fakat o yolda ve ondan geniş ölçüde esinlenerek vücuda getirilmiştir, demek hatalı olmaz.[4]

 

Lütfiye’den bir bölüm:

 

Fenn-i ahlakta çoktur te’lif

Nazm-veş üzre olunmuş tasnif

Lîk Nâbî-i dakîka-dânın

Ya’ni ol pîr-i suhan-pîrânın

Pend-i Hayriye’idir pür-ma’nî

Deme yazmış nice mâlâ-ya’ni [5]

 

            Yine Sünbülzade Vehbi’nin “Sühan” kasidesindeki meşhur :

 

Sirkat-ı şi’r edene kat’ı zebân lâzımdır

Böyledir şehr-i belâğatda fetevâ-yı suhan[6]

 

Beytine Nâbî’nin:

 

Deryûze-gerân-ı şu’ara ekser olurdu

Düzdân-ı ma’ânîde eger kat’ı yed olsa

 

Beytinin bir başka ifadesidir.

 

Nahifî de Nâbî’nin tesirinde şiirler yazmıştır. Onun  meşhur:

 

Lazım değil inayeti ehl-i tekebbürün

Bahş eyledim atasını vech-i abusuna

 

Beytini, Nâbî’nin:

 

Tek görmeyim rakibi gerekmez visâl-ı yâr

Etdim fida lika-yı rakibe atasını

 

beytinin her yönden benzeridir.

 

 

 

Nâbî’nin söylediklerini andıran pek çok mısra’ın sahiplerinden biri de Nedim’dir. Bu benzerliklerin bir kısmı sadece kelimeye inhisar etmektedir. “Saye” gölge gibi…Nâbî, busenin gölgesi diyor. Nedim ise “kumaşın gülünün dikeninin gölgesi” diyor.[7]

 

Nâbî:

 

Hâbda bûsesin almak nice mümkin zîrâ

Bûsenün sâyesi ruhsârına düşse uyanur

 

Nedîm:

 

Güllü dîbâ giydin amma korkarım âzâr eder

Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni

 

Nedîm’le Nâbî arasında bazen terkib benzerlikleri de vardır: “Dendân-ı Sîn” (Sin harfi dişleri).

 

Nâbî:

 

Eğer bu  bâzî-i rakkas-ı çarh böyle ise

Dehân-ı sâzdan dendân-ı Sîn tebessüm eder.

 

Nedîm :

 

Leblerin mecrûh olur dendân-ı Sîn-i bûseden

La’lin öpdürmek bu hâletle muhâl olmuş sana

 

….

Bazen da bu benzeyişler, (lafız ve mana cihetinden olur. Aşağıdaki örneklerdeki gibi:

 

Nâbî:

 

Gamınla birbirine düşmen oldu saff-ı müjem

Tavassut eylemedi sulh içün miyâneye hâb[8]

 

Nedîm:

 

Biri biriyle müjgan safları gavgaya girmişdir.

Nigah-ı gamze gûya sulh içün ârâya girmişdir[9]

 

 

Nedim’de Nâbî’nin  etkisini az da olsa müşahade edebiliyoruz. Fakat Şeyh Galip’te bu etki ileri derecededir. Fakat Şeyh Galip ne gariptir ki şiiri tekamüle erdikten sonra Nâbî’yi  -gençliğin verdiği taşkınlıkla olacak- hak etmediği bir biçimde yerer. Neredeyse onun şairliğini inkara kalkan Şeyh Galip, Nâbî’den bir çok şey almıştır.

 

Mesela Nâbî:

 

O şeb ki çeşmin olur nûr-bahş-ı bezm-i hayâl

Yanan ‘usâre-i bâdâm olur  çerâğumda[10]

 

Diyor. Burada badem yağı ile ilgili bir inanış  dile getirilmiş. O da badem yağı yandığı zaman, sihirle, her tarafta badem görülmesi veya fitilin cinsine göre, başka cisimlerin gözlenebilme inanışıdır. Sevgilinin bademe benzeyen gözü, şairin hayal kurduğu meclise bir lamba gibi ışık vermiştir. Sanki şairin çerağında yanan badem yağıdır.

 

Şeyh Galib de bir şiirinde şöyle diyor:

 

Ham-ı zülfü ki çerâğ-ı suhane ola fetîl

Çeşm-i ejderden olur rûgan-ı bâdâm bana[11]

 

Buradaki ifade de şudur; Yılana benzeyen zülfün kıvrımı fitil, bu fitilin içinde bulunduğu badem yağı da ejderhanın gözünden elde edilmiş yağ olursa bu şiir lambasının ışığından her tarafa ejder şekilleri aks edilecektir. Şeyh Galib’e has zannedilen bu tasavvur, görülüyor ki daha önce Nâbî tarafından ifade edilmiştir.

 

Kıskançlık iyidir. Şeyh Galip, belki de Hüsn ü Aşk’ın yazılmasına vesilen olan Nâbî’yi Acem taklitçiliğiyle suçlayarak ağdalı,aşırı tamlamalı anlatımı yüzünden ona çatar. Buna karşın yine gazellerinden  birinde Nâbî yolunda gittiğini itiraf eder.

 

Pesendim gülsitan-i şi’r-i Nâbî’dir yine Gaalib

Benim her tab’-i mevzun gerçi bir servi revanımdır.

 

Diyerek onun şiirlerini beğendiğini anlatır.

 

 Aşağıdaki beyitlerde de Nâbî’nin Galip üzerindeki bariz etkilerini göreceğiz.

 

Nâbî:

 

Çemende cûy veş bu cüstücûlar hep seninçündür

Meyân-ı mutribanda güftigûlar hep seninçündür

 

 Şeyh Galip :

Bezimde câm veş bu cüstucular hep seninçündür

Meyân-i mutribanda güftügular hep seninçündür

 

Nâbî:

 

Gül gülşeni terk eyledi sohbet sana kaldı

Bülbül yine meydan-ı mahabbet sana kaldı

 

Galib:

 

Ol bizi terk eyledi sohbet sana kaldı

Ey gam yine meydân-ı muhabbet sana kaldı

 

Nâbî:

 

Verdim sana dürc-i dil-i ser-bestemi ammâ

Pek sakla  büyük yerden emânet var içinde

 

Galib:

 

Çâk eyleyemem sînemi her dilbere zîra

Sultânıma âit bir emanet var içinde

 

 

SOSYAL HAYAT

 

Nâbî’nin bu edebi etkisi yanında onun özellikle sosyal hayat üzerinde etkileri büyük olmuştur. Merhum Mehmet Kaplan Hocamız “Nabi ve Orta İnsan” makalesinde oğlu Ebulhayr’a verdiği öğütlerde vasati bir mesleki öneriyor: Divan Hocalığı yani sonraların kalem efendisi dediği ve üzerine türkü  ve şarkı yaktıkları katiplik mesleği… Peki niye Nâbî yüksek tabakaya ait meslekleri tasvip etmiyor. Çünkü oralarda hile ve gayri ahlakilik çoktur diyor.

 Nâbî, oğlunun kalem efendisi yapmış mıdır bilinmez ama onun açtığı ekolün en  çalışkan şairlerinden  biri olan Koca Ragıp Paşa devlet dairesinde mektupçuluktan başlar eyalet valiliklerinden sonra devletin ikinci adamı olur. Daha da ileri giderek Padişahın kız kardeşi ile evlenir. Koca Ragıp Paşa, memleketteki bozulmuşluğu iyi bilen buna göre tedbirler alır ve devleti ustalıkla yönetir. Esas itibariyle Nâbî’nin nasihatlerini hayata geçiren adamdır. Bu yüzden “koca” sıfatına haiz görülmüştür. Ragıp Paşa’nın şairliğine gelince de Nâbî üslubunu rahatça görebiliriz.

 

Onun şu mısraları artık atasözü niteliğindedir.  

 

Eğer maksud eserse mısra-i berceste kafidir.

 

Yahud;

 

Şecaat arz ederken merd-i kipti sirkatin söyler.

 

Nâbî’nin devlet adamı olarak yetiştirdiği bir diğer şair de sadrazam Râmî Mehmet Paşa’dır. Yusuf Nâbî, paşaya bir kasidesinde, ilim ile devlet idaresi altındaki münasebeti şöyle belirtiyor.

 

Kişver ü saltanat Allah’ın emanetleridir.

Kâfil-i emr gerek ola diyanette alem

İlm ile alkiledir maslahat-ı devlet ü din

Gör ne buyurdu resûl-ı Ekrem

İlm ile akl iledir şart-ı sadâret yoksa[12]

 

Rami Mehmet Paşa’da üstadını can kulağıyla dinler:

 

Tetebbü’den garaz meşk-i suhandır yoksa müşkildür

Nazîre nazm-ı üstad-ı zamana ittifak üzre[13]

 

 

Nâbî’nin sosyal hayatta ki diğer bir tesiri de şudur. Batıda meydana gelen bilimsel çalışmalara o da her Osmanlı aydını  sırtını çevirmiştir. Ona göre kimya ile uğraşmak boş hayalden ibarettir:

 

Kimyâ-sâzlığa etme şegaf

Eyleme mâlini beyhûde telef

Olma zinhâr bu sevdaya esîr

Olacak hâl değildir iksîr

Yok yere etme tehî hemyânın

Botaya koyup eritme cânın

Kîmyâ kârını san’an sanma

Mübtelânın sözüne aldanma [14]

 

 

O dönemde gerek Şair Nâbî olsun ve gerekse diğer aydınlar olsun, pozitif ilimlere  hep mesafeli yaklaşmışlardır. Onlara göre bu ilim şeytan işiydi. Onları izleyenler de aynı hataya düştüler. Ve İslam Dünyasının